FİLİSTİN MESAJI
'' Filistin'e el sürülemez. Türkler mukaddes topraklarda yabancı hakimiyetine tahammül etmeyeceklerdir.
Arapların Avrupa siyasetine nüfuz etmeyip bu sözde istiklal kelimesine
inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir
kıldıkları çok şayanı teessüftür.
Arapların arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim
kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar'dan uzak kaldık. Fakat
şimdi kendimize kafi derecede inandığımız, güvendiğimiz ve kudretimizi
bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin,
Hristiyanların nufüzunun altına girmesine mani olacağız. Binanaleyh şunu
söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası
olmasına izin vermeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla ittiham edildik.
Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusu yani, mukaddes
toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün
kanlarımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi
altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı
hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsade etmeyecek kadar bu
gün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa'nın bu mukaddes yerlere
temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp,
icraate geçeceğine şüphe yoktur. ''
27.07.1937 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
18 Ocak 2013 Cuma
İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi
Atatürk'ün bir projesi de İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'dir. ''Köylü milletin efendisidir '' prensibi ile hareket eden Atatürk, milletin efendisinin kalkınması için bir proje hazırlamıştır. Bu proje Afet İnan'ın kitaplarında yer almaktadır. Aslında projeyi hazırlayan Trakya Müfettişi General Kazım Dirik'tir. Atatürk ise bu projeyi geliştirip onaylamıştır.
Bülent Ecevit'in ve Mhp'nin ''Tarımkent - Köykent '' gibi projelerinin esin kaynağı bu projedir.

Bu proje dairesel bir yerleşim alanına sahiptir. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür. Bu projenin içerisinde okul, fabrika, asri ve hayvan mezarlığı, cami, otel, sağlık ocağı, köy konağı, okuma odası, ziraat müzesi, revir, köy dükkanları, selektör binası dahil olmak üzere 43 binadan oluşmaktadır.
Bu proje ile feodal yapı yok edilmek istenmiştir ve halkın kalkınması amaçlanmıştır. Kalkınmayı tabandan yani köylerden başlatmak istemiştir.
Ayrıca bu proje geleceğin ''Venüs Projesi'' olmuştur. Tüm insanlığın iyiliği için tasarlanan Zeitgeist Hareketi, Venüs Projesi olarak dünyaya sunulmuştur. Atatürk'ün onayladığı bu proje 1936 yılında tasarlanırken, Zeitgeist Hareketi 1970'lerde hazırlanmıştır. Resimlerden de anlaşılacağı gibi Venüs Projesi'nin esin kaynağı da İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'dir. Ayrıca bu Hareketin 2009'da yarım milyon üyesi vardı.
Bülent Ecevit'in ve Mhp'nin ''Tarımkent - Köykent '' gibi projelerinin esin kaynağı bu projedir.
Bu proje dairesel bir yerleşim alanına sahiptir. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde gittikçe genişleyen dört parçalı köy planı, merkezden dışa doğru 6 yolla bölünmüştür. Bu projenin içerisinde okul, fabrika, asri ve hayvan mezarlığı, cami, otel, sağlık ocağı, köy konağı, okuma odası, ziraat müzesi, revir, köy dükkanları, selektör binası dahil olmak üzere 43 binadan oluşmaktadır.
Bu proje ile feodal yapı yok edilmek istenmiştir ve halkın kalkınması amaçlanmıştır. Kalkınmayı tabandan yani köylerden başlatmak istemiştir.
Ayrıca bu proje geleceğin ''Venüs Projesi'' olmuştur. Tüm insanlığın iyiliği için tasarlanan Zeitgeist Hareketi, Venüs Projesi olarak dünyaya sunulmuştur. Atatürk'ün onayladığı bu proje 1936 yılında tasarlanırken, Zeitgeist Hareketi 1970'lerde hazırlanmıştır. Resimlerden de anlaşılacağı gibi Venüs Projesi'nin esin kaynağı da İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi'dir. Ayrıca bu Hareketin 2009'da yarım milyon üyesi vardı.
Anılarla Atatürk ve Ramazan Bayramı
Cemal Granda : Ramazanlarda Kadir Gecesi ağzına kadehini
koymazdı. Kadir geceleri sofra bile kurdurtmazdı. Saygısı büyüktü. Bazen
mevlit dinlerken '' Göklere çıktı Mustafa '' deyince ağlardı. İnanışı
samimiydi. Bence inanıyordu.
Makbule Hanım : Her Ramazan'ın bir günü ve ekseriyetle Kadir gecesi bana iftara gelirdi. İmkan bulabilirse oruç tutardı. İftar sofrasının eski tarzda olmasını isterdi. Oruçluyken iftara başlarken dua ederdi.
Hafız Yaşar Okur : Ramazanlar'ın Ata'm için büyük önemi vardı. Ramazan'da ve Kadir Geceleri'nde saz çaldırmazdı. Sadece beni huzuruna çağırıp, Kuran-ı Kerim'den birkaç sure okuturdu. Ruhunun çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.
Ramazanlar'da bir ay süreyle şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumamı isterdi. O zamanlar cami hıncahınç dolardı.
Saadettin Kaynak : Dolmabahçe Sarayı'nda büyük muayene salonunda saz takımı toplanmıştı. Atatürk bir imtihan ve tecrübe yapmaya hazırlanmış gözüküyordu. Elinde Cemil Said'in Türkçe Kuran-ı Kerim'i vardı. Önce Hafız Kemal'e okuttu, fakat beğenmedi. '' Ver, ben okuyacağım. '' dedi. Hakikatten okudu. Hala gözümün önündedir. Bir asker gibi, emir verir gibi okudu.
Nuri Ulusu : Atatürk otuz ramazan geceleri başta Saadettin Kaynak Hoca olmak üzere o devrin hafızları olan Hf. Yaşar, Hf. Zeki, Hf. Küçük Yaşar, Hf. Burhan, Hf. Hayrullah beyleri davet ederdi ki bu hafızlardan Hafız Yaşar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Alaturka Müzük Şefi’ydi. 1930 yılında emekli oldu. Ama ölene kadar hep Atatürk’ün yanındaydı. Soyadı Kanunu çıkınca Atatürk ona ‘Okur’ soyadını vermiştir. Atatürk davet ettiği bu hafızlardan tek tek din konusunda bilgiler alırdı. Ayrıca çok üzerinde durduğu Türkçe Kuran’ı Kerim hakkında görüşlerini de sorardı.
Yine bir Ramazan ayı gecesinde Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda aceleyle beni çağırttı. Derhal makamına girdim. O gece sofra şefimiz İbrahim Bey izinli olduğundan, benim görevim olmadığı halde düzenimi ve intizamımı beyendiğinden olacak beni istemişler. Odaya girdiğimde, ‘Nuri oğlum hafızlar gelecek . Bu gece hafızların seslerini aksi sedasıyla daha güzel dinlemek için muayede salonundaki hususi daireye yemek masasını kurun, ama acele ha: kaç dakikada kurabilirsin?’ Pek tecrübelisi olduğum bir konu değildi. Derhal lazım gelen emirleri gerekli kişilere tebliğ ettim, herkes işe koyuldu. Hakikaten tam otuz dakika sonra herşey tamam gibiydi. Sevdiği çiçekleri de elimle tam masaya koyarken Atatürk, misafirleriyle birlikte gelmez mi? Masanın yanına geldi. Şöyle bir göz ucuyla masayı düzeni süzdü ve bana dönerek: ‘Aferin Nuri, İbrahim’i aratmamışsın, çiçekler de pek güzel…’ diye iltifatta bulundu. Zaten hep güzel şey yaptığımızda takdir ederdi. Amma bir de yanlış mı, hata mı yaptın, sadece bir bakardı ki, o bile yeterdi, içimize işlerdi.
Salona girdiler, sandalyeleri çekip oturdular, yemeğe başladılar. Konu yine Türkçe Kuran-ı Kerim’di. Atatürk hepsiyle ayrı ayrı ilgilendi. Kuran-ı Kerim’den okuttuğu duaları zevkle dinledi.
Hafız Yaşar Okur : 1932′de Ramazanın ikinci günüydü. Atatürk ile Ankara’dan Dolmabahçe Sarayı’na geldik. Beni huzurlarına çağırdılar. ‘Yaşar Bey’ dediler. ‘İstanbul’un mümtaz hafızlarının bir listesini istiyorum. Ama bunlar musikiye de aşina olmalılar.
O ana kadar bunların niçin çağrılmış olduğunu ben de bilmiyordum. O gün anladım ki, tercüme ettirlmiş olan bayram tekbirlerini kendilerine meşk ettirecektir. Hafızlar ikişer ikişer oldular ve şu metin üzerine meşke başladılar. ‘Allah büyüktür…Allah büyüktür…
Atatürk, Cemil Said Bey‘in Kuran tercümesini getirtti. Bizlerin tercüme konusunda tek tek fikirlerini aldıktan sonra hemen hemen sabaha kadar tartıştık. Daha sonra ayağa kalkarak ceketlerinin önünü iliklediler. Kuran-ı Kerim’i ellerine alıp Fatiha Suresi’nin Türkçe tercümesini açıp halka okuyormuş gibi ağır ağır okudular. Bu haeketleriyle bizlerin halka nasıl hitap etmemiz gerektiğini göstermek istiyorlardı.
Sonra Atatürk: ‘Sayın hafızlar, içinde bulunduğumuz bu kutsal ay içinde camilerde okuyacağınız mukabelelerin tamamını okuduktan sonra Türkçe olarak da cemaate açıklayacaksınız. İncil’de Aramca yazılmış ama sonradan bütün dillere tercüme edilmiştir. Bir İngiliz İncilini İngilizce, bir Alman İncilini Almanca okur. Herkes okunan mukabelelerin manasını anlarsa dinine daha çok bağlanır” dediler.
Sonra yanındakilere: ‘Gazetelere haber verin, yarın camilerde okunacak surelerin Türkçe tercümesi de okunacaktır’ emrini verdiler.”
Makbule Hanım : Her Ramazan'ın bir günü ve ekseriyetle Kadir gecesi bana iftara gelirdi. İmkan bulabilirse oruç tutardı. İftar sofrasının eski tarzda olmasını isterdi. Oruçluyken iftara başlarken dua ederdi.
Hafız Yaşar Okur : Ramazanlar'ın Ata'm için büyük önemi vardı. Ramazan'da ve Kadir Geceleri'nde saz çaldırmazdı. Sadece beni huzuruna çağırıp, Kuran-ı Kerim'den birkaç sure okuturdu. Ruhunun çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.
Ramazanlar'da bir ay süreyle şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumamı isterdi. O zamanlar cami hıncahınç dolardı.
Saadettin Kaynak : Dolmabahçe Sarayı'nda büyük muayene salonunda saz takımı toplanmıştı. Atatürk bir imtihan ve tecrübe yapmaya hazırlanmış gözüküyordu. Elinde Cemil Said'in Türkçe Kuran-ı Kerim'i vardı. Önce Hafız Kemal'e okuttu, fakat beğenmedi. '' Ver, ben okuyacağım. '' dedi. Hakikatten okudu. Hala gözümün önündedir. Bir asker gibi, emir verir gibi okudu.
Nuri Ulusu : Atatürk otuz ramazan geceleri başta Saadettin Kaynak Hoca olmak üzere o devrin hafızları olan Hf. Yaşar, Hf. Zeki, Hf. Küçük Yaşar, Hf. Burhan, Hf. Hayrullah beyleri davet ederdi ki bu hafızlardan Hafız Yaşar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Alaturka Müzük Şefi’ydi. 1930 yılında emekli oldu. Ama ölene kadar hep Atatürk’ün yanındaydı. Soyadı Kanunu çıkınca Atatürk ona ‘Okur’ soyadını vermiştir. Atatürk davet ettiği bu hafızlardan tek tek din konusunda bilgiler alırdı. Ayrıca çok üzerinde durduğu Türkçe Kuran’ı Kerim hakkında görüşlerini de sorardı.
Yine bir Ramazan ayı gecesinde Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda aceleyle beni çağırttı. Derhal makamına girdim. O gece sofra şefimiz İbrahim Bey izinli olduğundan, benim görevim olmadığı halde düzenimi ve intizamımı beyendiğinden olacak beni istemişler. Odaya girdiğimde, ‘Nuri oğlum hafızlar gelecek . Bu gece hafızların seslerini aksi sedasıyla daha güzel dinlemek için muayede salonundaki hususi daireye yemek masasını kurun, ama acele ha: kaç dakikada kurabilirsin?’ Pek tecrübelisi olduğum bir konu değildi. Derhal lazım gelen emirleri gerekli kişilere tebliğ ettim, herkes işe koyuldu. Hakikaten tam otuz dakika sonra herşey tamam gibiydi. Sevdiği çiçekleri de elimle tam masaya koyarken Atatürk, misafirleriyle birlikte gelmez mi? Masanın yanına geldi. Şöyle bir göz ucuyla masayı düzeni süzdü ve bana dönerek: ‘Aferin Nuri, İbrahim’i aratmamışsın, çiçekler de pek güzel…’ diye iltifatta bulundu. Zaten hep güzel şey yaptığımızda takdir ederdi. Amma bir de yanlış mı, hata mı yaptın, sadece bir bakardı ki, o bile yeterdi, içimize işlerdi.
Salona girdiler, sandalyeleri çekip oturdular, yemeğe başladılar. Konu yine Türkçe Kuran-ı Kerim’di. Atatürk hepsiyle ayrı ayrı ilgilendi. Kuran-ı Kerim’den okuttuğu duaları zevkle dinledi.
Hafız Yaşar Okur : 1932′de Ramazanın ikinci günüydü. Atatürk ile Ankara’dan Dolmabahçe Sarayı’na geldik. Beni huzurlarına çağırdılar. ‘Yaşar Bey’ dediler. ‘İstanbul’un mümtaz hafızlarının bir listesini istiyorum. Ama bunlar musikiye de aşina olmalılar.
O ana kadar bunların niçin çağrılmış olduğunu ben de bilmiyordum. O gün anladım ki, tercüme ettirlmiş olan bayram tekbirlerini kendilerine meşk ettirecektir. Hafızlar ikişer ikişer oldular ve şu metin üzerine meşke başladılar. ‘Allah büyüktür…Allah büyüktür…
Atatürk, Cemil Said Bey‘in Kuran tercümesini getirtti. Bizlerin tercüme konusunda tek tek fikirlerini aldıktan sonra hemen hemen sabaha kadar tartıştık. Daha sonra ayağa kalkarak ceketlerinin önünü iliklediler. Kuran-ı Kerim’i ellerine alıp Fatiha Suresi’nin Türkçe tercümesini açıp halka okuyormuş gibi ağır ağır okudular. Bu haeketleriyle bizlerin halka nasıl hitap etmemiz gerektiğini göstermek istiyorlardı.
Sonra Atatürk: ‘Sayın hafızlar, içinde bulunduğumuz bu kutsal ay içinde camilerde okuyacağınız mukabelelerin tamamını okuduktan sonra Türkçe olarak da cemaate açıklayacaksınız. İncil’de Aramca yazılmış ama sonradan bütün dillere tercüme edilmiştir. Bir İngiliz İncilini İngilizce, bir Alman İncilini Almanca okur. Herkes okunan mukabelelerin manasını anlarsa dinine daha çok bağlanır” dediler.
Sonra yanındakilere: ‘Gazetelere haber verin, yarın camilerde okunacak surelerin Türkçe tercümesi de okunacaktır’ emrini verdiler.”
Hacca Giden Tek Osmanlı
Fatih Sultan Mehmed 1481'de öldüğünde büyük oğlu Şehzade Bayezid, Amasya'dan istanbul'a gelerek Osmanlı tahtına çıktı. Konya Valisi olan Cem Sultan, babasının ölümünü geç öğrendiğinden hükümdarlık yarışında geç kalmıştı. Durumu kabullenmeyerek ikinci Bayezid ile taht mücadelesine girdi, ancak 20 Haziran 1481'de Yenişehir Ovası'nda ; meydana gelen savaşı kaybetti. Canını zor kurtaran Cem Sultan, valilik merkezi Konya'ya dönüp, üç gün dinlendikten sonra halkın gözyaşları arasında şehirden ayrıldı. Cem Sultan, kendisini takip eden ikinci Bayezid'in askerlerinden kurtulup, Mısır'da hüküm süren Memlük Devleti'ne sığındı.
Osmanlı hanedanından hacca giden tek şahsiyet Fatih Sultan Mehmed'in küçük oğlu Cem Sultan'dır. Osmanlı imparatorluğu döneminde, ne ondan önce, ne de sonra Osmanlı hanedanının erkek üyelerinden hiç kimse hacca gitmedi.
İmparatorluğun sona ermesinden sonra son Osmanlı padişahı Vahdeddin, hacca gitti. Ancak eşkıya saldırısı sebebiyle haccını tamamlayamadan, umre yapıp dönmek zorunda kaldı. Fatih'in oğlu Mısır'da törenlerle karşılandı. Mülteci Osmanlı şehzadesine Mısır'da büyük hürmet gösterilip, şerefine ziyafet ve eğlenceler tertip olundu. Cem Sultan, bir süre sonra Memlük Sultanı Kayıtbay'dan hacca gitmek için müsaade istedi. Kayıtbay, şehzadeye hac için müsaade edince, Cem Sultan yanına annesini ve eşini alarak hacca giden kafileye katıldı. Cem Sultan hacca gittiği için o yılın hac kafilesi daha ihtişamlı olarak hazırlandı. Mekke ve Medine'yi ziyaret eden Şehzade Cem, haccını tamamlayarak 1482 Mart'ının başlarında Kahire'ye geri döndü.
İmparatorluğun sona ermesinden sonra son Osmanlı padişahı Vahdeddin, hacca gitti. Ancak eşkıya saldırısı sebebiyle haccını tamamlayamadan, umre yapıp dönmek zorunda kaldı. Fatih'in oğlu Mısır'da törenlerle karşılandı. Mülteci Osmanlı şehzadesine Mısır'da büyük hürmet gösterilip, şerefine ziyafet ve eğlenceler tertip olundu. Cem Sultan, bir süre sonra Memlük Sultanı Kayıtbay'dan hacca gitmek için müsaade istedi. Kayıtbay, şehzadeye hac için müsaade edince, Cem Sultan yanına annesini ve eşini alarak hacca giden kafileye katıldı. Cem Sultan hacca gittiği için o yılın hac kafilesi daha ihtişamlı olarak hazırlandı. Mekke ve Medine'yi ziyaret eden Şehzade Cem, haccını tamamlayarak 1482 Mart'ının başlarında Kahire'ye geri döndü.
14 Ocak 2013 Pazartesi
Atatürk'ün Gözüyle Osmanlı
ATATÜRK'ÜN ELEŞTİRDİĞİ OSMANLI PADİŞAHLARI
*Atatürk’ün en sert biçimde eleştirdiği Osmanlı padişahı Vahdettin’dir.
“Saltanat, hilafet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta…”
“O zaman egemenliğin babadan oğula geçmesi gibi yanlış bir yöntem olarak büyük bir kat, gösterişli bir son kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği, kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten neden ve nasıl olursa olsun Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek derecede aşağılık bir yaratığın, bir dakika bile olsa bir ulusun başında olduğunu düşünmek ne acıklıdır. Kıvancımız şudur ki: Bu alçak alçaklığını, atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu öncelikli davranışı elbette övülmeye değer. Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı altına sığınabilir; ama böyle bir yaratığın bütün Müslümanların halifesi kimliğini taşıdığını söylemek kuşkusuz uygun düşmez.”*Atatürk ayrıca Yıldırım Bayezid'i, II.Bayezid'i ve II.Murat'ı da eleştirmiştir.Ancak bu eleştiriler Vahdettin'e yapılan kadar ağır değildir. “Nerde Fatih, Yavuz, Kanuni, üçüncü Selim gibi hükümdarlar! Son devir Osmanlı padişahları hep cahil ve zavallı kimseler.Kendileri cahil oldukları için de memlekete düzen verebilecek vezirlere asla tahammül edememişler, memleketi bu hale sürüklemişlerdir. Abdülmecit Mustafa Reşit Paşa’dan, Abdülaziz Ali ve Fuat paşalardan, Abdülhamit Mithat Paşa’dan, Hüseyin Avni Paşa’dan daima korkmuştu. Sıkışık zamanlarda onları sadarete layık görmüşler, tehlikeyi atlattıktan sonra Mahmut Nedim gibi dalkavukları, hırsız ve uğursuzları işbaşına getirmişlerdir.Şunu iyi bilelim ki: Mithat Paşa sağ olsaydı, Hüseyin Avni Paşa öldürülmeseydi ne ordumuz ne de donanmamız bugünkü hale düşerdi. Akdeniz’de ikinci durumda olan donanmamız Karadeniz’de Ruslar’a herhalde dersini verecek 1877-1878 seferinde Ayastefanos’a kadar çekilmeyecektik.Türk-Yunan Savaşı’nda bu donanmayı haliçten çıkarmayacak hale getirmek suç değil midir? Millet padişahından neden hesap soramamalıdır?Bir hıyanet olan bu hareketlerde bulunan bir insanı Fatihlerin, Yavuzların torunu olarak kabul etmek mümkün müdür?”
ATATÜRK'ÜN BEĞENDİĞİ OSMANLI PADİŞAHLARI
*Atatürk, Yavuz Sultan Selim'i Fatih Sultan Mehmet'i çok beğenirdi. Ayrıca Yıldırım Bayezid'i de beğenirdi.
Çok önem verdiği Fatih’ten: “Büyük adamdı büyük…” diye söz etmiş ve İstanbul Rumeli Hisarı’na bir Fatih heykeli diktirmek istemiştir. Ayrıca şu sözler Atatürk'e aittir ; '' İstanbul’u alan Türkler, devlet hayatında elbette Bizans İmparatorluğu’ndan çok yüksekti. Türklerin İstanbul’un fethinde inşa ve icat ettikleri gemileri toplar ve her çeşit araçlar, gösterdikleri yüksek fen yeteneği, bilhassa koca bir donanmayı Dolmabahçe’den Haliç’e kadar karadan nakletmek dehası, daha önce Boğaziçi’nde inşa ettikleri kuleler, aldıkları tedbirler, Bizans’ı alan Türklerin fikir ve fen aleminde ne kadar ileri olduklarının yüksek şahitleridir. Bizans prenslerinin Türk ordugahlarında staj yaptıklarını, her konuda ders aldıklarını da hatırlatmak isterim. Daha Atilla zamanında Doğu Roma İmparatorluğu’nun Türklerin haraçgüzarı olacak kadar siyasette ve askerlikte bilgi ve beceriden yoksun düzeyde olduğu bilinmektedir. Bizans’ı alan Türklerin, ekonomik hayatta, Bizanslıların çok ilerisinde olduğunu anlatmaya dahi gerek yoktur.”
Yıldırım için: “Bir gün ressamlar kahramanlık simasını kaybederlerse Yıldırım’ın şahsında bulabilirler” demiş.
ATATÜRK'ÜN II. ABDÜLHAMİD HAKKINDA GÖRÜŞLERİ
Atatürk gençlik yıllarında Abdülhamit istibdadını yıkmak için mücadele etmiş, hatta Harp Okulu’ndan mezun olur olmaz Abdülhamit karşıtlığından dolayı hapis yatmıştır. 1937 yılında ise II.Abdülhamit için şunları söyler;
'' Bak çocuk, kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları düşmanlarla çevrili bir büyük devlette Abdülhamit’in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim, 19. yüzyılın sonlarında uygulanmış olursa…----------
'' Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim! Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı çözüm yollarını bulmuşumdur. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım sorunları nasıl hallederdi?Bunu çok merak ederim.. İkinci Mehmet büyük adamdır büyük… ATATÜRK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)